İçeriğe atla

← Yazdıklarım

Öykü · 9 Ocak 2015

Bir Vapur Hikâyesi

Her vapurun kendi martısı vardır derler ya…

Kulağa hiç inandırıcı olmasa da gerçek payı vardır! Nerden mi biliyorum?

Eee benim martılarım var… Her sabah çığlıklarıyla beni uyandırırlar ve sefere başlarız. Hiç şaşmaz. Tıpkı saat kurmuşum gibi… Kadıköy – Beşiktaş arasında bütün gün gider geliriz onlarla. Mola verdiğimde de üzerime konar dinlenirler, denize dalar çıkar yemek arayışlarına devam ederler, ama beni bırakıp hiçbir yere gitmezler. Harekete başlayınca hemen yerlerini alırlar…

Bazen düşünmüyor değilim onlar mı bana Boğaz’da yol gösteriyor, yoksa ben mi onlara diye… Acaba ben olmadan Anadolu yakasından Avrupa yakasına geçemezler mi diye?

Şaka bir yana, geçen sabah ilk sefer için Kadıköy’den hareket edip de burnu dönünce sise girivermemizi unutamayacağım. Sisli zamanlarda biz çalışamayız oysa, seferlere ara verilir… Ama o sabah çok ani olmuştu her şey. Kadıköy’de hava normalken, daha doğrusu normale yakınken -hafif pus vardı sadece- kalkıp az sonra sise girivermiştik. O zaman gururu bırakıp ben takip etmiştim martılarımı, usul usul. Kaptan da çaktırmadan endişelenmişti. Ben anladım. Etraftaki küçük balıkçı sandallarına dikkat ederek biraz gecikmeyle sağ salim varmıştık Barbaros Hayrettin Paşa İskelesine. Sis dağılana kadar zorunlu istirahate çekilmiştik ben ve martılarım. Bekleme salonunda endişeli ve telaşlı yolcuların konuşmaları iskeleden bile duyuluyordu. Neyse ki, çok uzun sürmemiş, iki seferi kaçırıp yola devam etmiştik.

Benim sadece martılarım var sanmayın. Yolculardan da müdavimlerim var. Kadıköy çarşıya geçen, eski alışkanlıklarından kolay vazgeçmeyen yaşlıca hanım ve beyler var. Mesela şu dördüncü sırada cam kenarında oturan, dalgın dalgın dışarıyı seyreden tonton Neriman hanım. Onu çok uzun zamandan beri tanırım. Önceleri Kadıköy tarafından beyi ile birlikte Pazar sabahları Beşiktaş’a geçer, akşamüstü de hava kararmadan da geri dönerlerdi. Çocuklarını ziyaret ettiklerini düşünürdüm hep. Gel zaman git zaman beyini göremez oldum. Ama o, Pazar günleri yine gelip gitmeye devam etti. Sonra çocuklarının baskısına daha fazla dayanamadı ve Beşiktaş’a taşındı -bunu da kırk yıllık komşusuyla dertleşirken duydum- Bu sefer de evin alışverişini alıştığı yerden yapmak için, haftada iki kere, bu yakadaki komşusuyla Kadıköy çarşısına gitmeye başladı.

Müdavimlerim arasında Beşiktaş’a okula gelen, bana hep son dakika nefes nefese yetişen genç öğrenciler, sabah uykulu uykulu gelip hemen ısıtıcının yanına oturup uyumaya devam eden çalışanlar da var. Her sabah işe gidenler arasında iki kişi var ki hiç de uykulu olmazlar. Hemen biri diğerini gözleriyle arar, bulunca da keyifli ama mahcup bir gülümsemeyle sadece o’nun göreceği küçük bir selam verir ve yerine oturur. Bu genç kadın ile genç erkeğin henüz birbirleriyle tanışacak cesareti olmadı. Her gün heyecanla onları görmeyi bekliyorum, belki bugün o gündür diyerek. Bir yandan da kendimce kafa patlatıyorum ben nasıl yardımcı olabilirim bu gençlere diye… Aynı anda vapura binebilseler, belki hafifçe sallanır birbirlerine çarpmalarına ve konuşmalarına vesile olurum diye düşünüyorum şu aralar. Bakalım…

Yolcularım arasında sadece keyif yapmak, fotoğraf çekmek için bir o kıyıya, bir bu kıyıya gidenler de var. Yaz kış içeride oturan da var, yağmur olmadığı sürece hep yan güvertede oturan da… Bazı sabahlar yolcuların yürüyüşlerinden nerede oturacaklarını tahmin etmeye çalışırım. Ama sadece sakin saatlerde, yoksa kafam karışıyor. Hem bakalım kaç sene daha çalışabileceğim bu güzel şehirde? Sonuçta biz vapurların da bir ömrü var. Neyse bunları düşünmek için henüz erken… Orta yaş bunalımına gerek yok!

Hava güzel ve pırıl pırıl güneşliyse, nasılsa martılar kaptana yol gösterir rahatlığıyla, ara sıra dikkatimi güvertedeki sohbetlere veririm… Heyecanla paylaşılan havadislerden ne çok şey öğrendim bir bilseniz. Kim evleniyor, kimin çocuğu olacak, kim sevdiğiyle kavga edip ayrılmış? Gönül kırıklığıyla anlatılan kavgalar ve üzüntüler beni hep kederlendir. Sihirli değneğim olsa, o göz yaşlarını durdursam, herkesin derdine çare buluversem ne güzel olurdu. Verilen müjdeli haberlerle de bir o kadar mutlu olurum. Bazen dayanamayıp heyecandan düdüğü çalar, herkes bu haberi duysun mutlu olsun isterim. Kaptan da şaşar bu duruma ama bozuntuya vermez.

Bazen anlatılan kişi dinler gibi gözükür, ben hemen anlar can kulağıyla dinlerim anlatanı… Hepsinin ayrı bir hikâyesi vardır. Bazı sabahlar da kendi kendime oyunlar oynarım. Daha önce görmediğim bir yolcu bulup onun hikâyesini tahmin etmeye çalışırım… Yani sizin anlayacağınız keyif alırım yaptığım işten. Hem de çoook. Bazıları gibi zoraki yapmam. Her sabah o çığlıkları duyup uyandığımda beni bugün neler bekliyor diye düşünerek, heyecanla başlarım güne… Yeri gelmişken beni heyecanlandıran başka şeyler de var, biraz onlardan bahsedeyim. Hani şu turuncu, bıçkın kılavuz gemileri var ya… Onlardan biri var ki… Güçlü kuvvetli, en heybetli gemileri boğazdan geçiren, yol gösteren, yeri geldiğinde akıntıya kapılanları kurtaran… Ahhh ah. Her sabah bugün rastlar mıyım acaba diye sefere başlıyorum. Şanslı günümdeysem de tam Beşiktaş’a doğru harekete geçerken önümden sanki beni hiç görmemişçesine geçiyor, denizi köpürdete köpürdete dalgaları yarıyor ve geçip gidiyor. Ama beni gördüğünden, bıyık altından gülerek baktığından çok eminim.

Ara sıra sadece Kadıköy-Beşiktaş hattında çalışmasaydım, Boğaz’da şöyle boylu boyunca gidip gelseydim nasıl olurdu diye de düşünüyorum. Daha uzun süre yan yana gidebilir miydik acaba? Eminim manzara çok keyifli olurdu, ama onu daha fazla görebilmek adına değer miydi? Bu hattaki kadar çok yolcum, müdavimim olur muydu bilmem…